1997 Temmuz ayında Tayland’ın parasını devalüe etmek zorunda kalmasıyla Asya Krizi başladı.
1998 yılı başında rubleden üç sıfır atıldı ama Ağustos ayında Rusya’da çöküş gerçekleşti.
1998 Eylül ayında, Rusya’nın çöküşü sonrasında uluslararası finans sisteminde panik yaşandı.
1997 yılına kadar Doğu ve Güneydoğu Asya ülkeleri dünya ekonomisindeki büyümenin %40’ını yaratıyordu. Bu ülkeler, 1997 yılına kadar %8 reel büyüme oranı gerçekleştirmişti. Tek başına tüm diğer Asya ülkelerinden büyük bir ekonomiye sahip olan Japonya da 1998’de küçülen ekonomilere katıldı.
İlk bakışta önemsiz gibi görünen bir olayın bile bir anda büyük dalgalanmalar yaratabildiği bir dünya ortaya çıktı: 1997’de Tayland’dan Asya’ya, 1998’de Asya’dan Rusya’ya sıçrayan bir kriz, sonunda bütün dünyayı vurdu. Yükselen Pazarlar (Emerging Markets) diye nitelenen ülkelerin hemen hepsinden para kaçmaya başladı.
Teknoloji ve internet devrimiyle birlikte, farklı kuralları olan ve farklı analiz edilmesi gereken, bir yandan bilgi ve iletişim çağının diğer yandan küreselleşmenin yolunu açan yeni bir ekonomi doğdu.
Bu kriz sonucunda ağır yara alan ülkeler, yabancı sermayeden yararlanarak yoksulluk kısır döngüsünü kırma yolunda önemli adımlar atan, küresel ekonomi ile bütünleşerek hızla kalkınmaya başlayan ülkelerdi.
Kendi bölgesinde bile çok önemli bir ülke sayılmayan Tayland’da başlayan kriz, Temmuzdan Eylül ayına kadar geçen sürede Malezya, Singapur, Endonezya ve Güney Kore’yi etkiliyor, keskin devalüasyonlara neden oluyor, bu ülkelere akmış olan kısa vadeli dış kaynağın, hızla bu ülkeleri terk etmesi neticesini doğuruyordu.
Kambiyo rejimlerinin liberalleşmesi ve teknolojinin gelişmesi sayesinde büyük bir akışkanlık kazanan kısa vadeli sermaye bir anda büyük çaplı krizlere neden olabiliyordu.
Asya’nın en büyük ikinci borsası olan Hong Kong’un çöküşü sonrasında tarihinin en büyük günlük düşüşünü yaşayan New York borsası ertesi gün toparlanıyor, kısa sürede yeni rekorlara imza atıyordu. ABD Hazine tahvilleri dışındaki tüm mali enstrümanlardan kaçış yaşandı. Asya’dan kaçan paranın önemli bölümü ABD’ye yöneldi, şirket evlilikleri öncelikle Amerikan şirketlerine yaradı. Dünya finans sistemini çöküşün eşiğine getiren kriz ABD Merkez Bankası’nın para musluklarını açmasıyla önlenebildi. Hisse senedi varlıklarında gerçekleşen artışın yarattığı servet etkisi Amerikalıları tüketime yöneltti ve Amerikan halkı 1960’laradan beri ilk kez gelirinin üzerinde tüketim yapmaya başladı.
2000’li yıllarda Çin ve Hindistan gibi yüksek nüfuslu ülkelerde gözlenen ekonomik büyüme ürünlere olan talebi arttırdı ve bütün emtia ve tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine neden oldu. 2008 yılında gıda fiyatları tarihin en yüksek düzeylerine ulaştı. Altın ve petrol gibi değerli maddeler de tarihinin en yüksek değerini kazanırken ABD dolarının değeri hemen hemen bütün para birimleri karşısında önemli ölçüde düştü. ABD’deki konut fiyatları 2000’li yıllar boyunca büyük bir yükselme göstermişti. Bu durum, piyasalarda aşırı iyimser bir hava yaratmış, bankalar düşük gelirli ailelere konut almak için kolayca kredi vermişti. 2008 yılında ABD’deki gayrimenkul fiyatlarında büyük bir düşüş yaşandı. Tutulu satış (mortgage) piyasası çöktü, kredi faizlerini ödeyemeyen düşük gelirli aileler iflas etti ve konutlarına el kondu. Bütün ABD mali sistemi etkilendi. Bir çok yatırım bankaları, sigorta şirketleri iflas etti. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ile kıyaslanan 2008 Ekonomik Krizi, kısa zamanda Avrupa’ya da sıçradı. Birleşik Krallık’ta da taşınmaz mal piyasası ABD’deki gibi büyük bir düşüşe geçti. Eylül 2008’de ABD Kongresi 700 milyar dolarlık bir kurtarma paketini onayladı.
Bu durumu, bilgi çağında üretime katkıda bulunan kaynakların %80’ini entelektüel sermayenin oluşturduğu ve bu sermayenin artık kapitaliste değil, beyinsel birikime sahip insanlara ait olduğu şeklinde de yorumlayanlar oldu. Bazılarına göre dünya, serbest girişime dayalı ancak sermayeye değil, bilginin belirleyici olacağı yeni bir düzene, kapitalizmden farklı bir piyasa düzenine geçiyor.
Kimilerine göre bir sistem sorunu yoktu; kapitalizm, küreselleşmeyi de içeren dönüşümü gerçekleştirebilir. Yaşananlar, uyum sorunlarının bir yansımasıdır. Bunlar, Avusturya asıllı iktisatçı Schumpeter’in (1883-1950) yaratıcı yıkım (creative destruction) kuramına uygun gelişmelerdi.
Kimilerine göre ise kapitalizm bir sistem olarak sorgulanmalıydı.
Bazılarına göre küreselleşme emperyalizmin yeni adıdır.
Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler üretim süreçlerini, mesafe kavramını ve hayatı değiştirerek küreselleşmenin ortaya çıkmasında belirleyici öge oldu.
Büyük dönüşümler, çoğu kez teknolojik atılımları izlemiş oluyor. 19. yüzyılın başlarında yani Sanayi Devrimi’nin başlarında zengin-fakir ülke gelirinin arasındaki fark %30 iken, 1870 yılına gelindiğinde fark 11 kata çıkıyor, günümüze gelindiğinde bu fark 100 katın üzerine çıkıyor.
Küreselleşme ulus devletin gücünü kırmaya devam ediyor.
Devletin baba rolünden destekleyici öğretmen rolüne geçmesi; sivil toplum örgütlerinin katkısının artması gerektiği söyleniyor.