Homo sapiens‘in yaklaşık 100.000 yıl kadar önce Afrika’dan çıkıp dünyaya yayıldığı genel kabul görür. İnsanın yeryüzündeki yolculuğu böyle başlamıştır. O gün bugündür insanlar iklim koşulları değiştiğinde, savaşlar nedeniyle ya da daha iyi yaşam koşulları bulmak amacıyla yer değiştirmeye devam ediyor. Bazen sürgünler, ölüm tehditleri, kaçırılmalar gibi nedenlerle zorunlu, bazen de daha zengin kaynaklara ulaşmak, daha iyi yaşamak amacıyla kişilerin isteğiyle oluyor. Dünya nüfus istatistiklerine bakıldığında yaklaşık 280 milyon kişinin kendi ülkesi dışında göçmen statüsünde yaşadığı görülüyor. Bu rakam büyük gibi görünse de dünya nüfusunun ancak %3,5’u da karşılık geliyor(muş).
ABD’de yapılan bir çalışmaya göre, 2007-2021 yılları arasında ABD’de açılan yeni firmaların %25’inin sahibi göçmenler. Bu oran Kaliforniya eyaletinde %40’a çıkıyormuş. Bunun en önemli nedeni, Silikon Vadisi’nde açılan firmaları %63’ünün göçmenler tarafından kurulan yüksek teknoloji firmaları olması. Girişimci göçmenler özellikle istenen kişiler. Beyin göçü adı verilen bu olayın gidilen ülkeye maddi katkısı çok fazla olduğu gibi nüfusun eğitim düzeyini, ekonomik düzeyini ve hatta sağlık düzeyini de yükseltiyormuş. Özellikle eğitimli nüfusun göçünün bölge için büyük bir ekonomik kayıp olduğunun farkında olan ülkeler, kimlerin neden göç etmek istediğine dair çalışmalar yaparak bu göçün önüne geçme çabası içindeler (1).
“Bir başka ülkede yaşamak, bütün ülkelerde geçerli olan şeyleri temelde kabullenmeyi gerektirir. Zorunluluktan değil, tercih sonucu yurt dışına yerleşen insanlar tanıyorum; çoğu taşınmadan önce müstakbel yurtlarının avantajlarını her fırsatta belirtir, taşındıktan sonra da bütün dezavantajlarını aynı hararetle, ısrarla ileri sürerler. Çocukluğumda ailemiz sürekli taşınma halindeydi. Sanki annemle babam taşındıklarında kötü şeylerin geride kalacağına inanıyordu. Belki kalıyordu, ama iyi şeyler de orada kalıyordu.
İnsanın kim olduğunu unutması için kaç yeni yere taşınması gerekir?” (2).
Mübadele Sergisi, Oytun Berktan, 2024.
Anadolu Hristiyanlarının ana dilleri Türkçeydi; Yunan ve Ermeni harfleri ile Türkçe yazarlardı 164 165 Lozan Barış Antlaşması‘nı imzalayan Türk müzakereciler, kimliği tanımlayıcı ölçü olarak dini belirtmiş, böylece Osmanlı millet sistemini yansıtmıştır. Oysa dil bir ölçüt olsaydı, Türkçe konuşan Anadolu Hıristiyanları ve Yunanca konuşan Giritli Müslümanlar mübadeleden hariç tutulabilirdi. Türkiye Cumhuriyeti Müslüman nüfustan oluşan bir etnik çeşitliliği tek millet potasında eritmeye çalışmıştır (3). Renée Hirschon, bu nüfus mübadelesinin Yunanistanlı Müslümanlar içinde Osmanlı Hıristiyanları için de kendi vatanına dönmek anlamına gelmediğini vurgulamıştır (4).
Yararlanılan Kaynaklar
(1) Kim Göçer, Kim Kalır?, Emine Zinnur Kılıç, Psikeart, Kasım-Aralık 2021.
(2) Son Akşam Yemeği, Rachel Cusk, YKY, 2025. Sayfa 144.
(3) Sokakların Ölümü, Gürsel Korat, Everest Yayınları, 2025. Sayfa 164, 165, 159.
(4) Ege Bölgesindeki Ayrışan Halklar, Renée Hirschon, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005. Sayfa 11.
Japonya’da bahşiş verilmez. Bahşiş vermek, saygısızlık olarak görülür. Olağanüstü servis, standarttır, normaldir, bunun için ilave…
Öncüler’in faal oldukları dönem, MÖ yaklaşık 520-490 yılları, Atina demokrasisinin hemen öncesi ve hemen sonrasını…
MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda ortaya çıkıp yaygınlaşan iki ana teknik Klasik Dönem boyunca da…
İstanbul'un taşradan bu kadar yoğun göç almadığı dönemlerde Anadolu'nun yağız delikanlıları İstanbul çocuklarına muhallebi çocuğu…
Kahve, ilk defa 1519 yılında, I. Selim'in Mısır seferinden sonra İstanbul'a getirilmiştir. Hızla tüm İstanbul'a…