Sovyet Rusya’dan kaçan göçmenler arasında Avrasyacılar olarak bilinen bir gurup aydın vardı. Tanınmış Rus sürgünlerin pek çoğu bu grubun üyesiydi. Çoğu aristokrat olan yandaşları, devrim ve iç savaş sırasında Bolşevikler’i yenmeyi başaramamışlardı ve bu yüzden kendilerine destek olmayan Batılı güçleri de ayıplıyorlardı. Anavatanlarını Asya bozkırında (Turancı) bir kültür olarak yeniden biçimlendirdiler. Rus devletini ve yüksek kültürünü biçimlendiren Bizans ve Avrupa etkileri, Rus halk kültürünün alt katmanlarına çok az işlemişti. “Turancı psikoloji” Rus bilinçaltına işlemiş ve ulusal karakter üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Avrasyacı fikirler Rus göçünde güçlü bir kültürel etkiye sahipti. Stravinski’nin Köylü Düğünü ve Bahar Ayini müziklerindeki ritmik hareketsizlik, Turancı bir özellikti.
Rus İlkelciler (Maleviç, Kandinski, Chagall, Gonçarova, Laryonov ve Burliuk) ilhamlarını Rus köylülerinden ve Asyalı bozkırın kavim kültüründen almışlardı.
1917-1929 arasında üç milyon Rus anavatandan göç etmişti. Son mücevherlerini satarak yaşayan eski hükümet yetkilileri, yazar olarak çalışan eski toprak sahipleri, fabrika işçisi olan batık iş adamları, taksi şoförü olan Beyaz Ordu subayları, farklı yönlere kaçarak parçalanan büyük aileler…..
Berlin göçün ilk önemli merkeziydi. Birinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik kriz ve markın çöküşü şehri, mücevher ve dövizle gelen Ruslar için görece ucuz yapmıştı. Bu dönemde Almanya, Sovyet Rusya ile diplomatik ve ticari ilişkileri olan tek büyük Avrupa ülkesiydi. 1921’de Sovyet hükümeti çıkış vizeleri üzerindeki kontrolü kaldırmıştı. 1920’lerin başında yarım milyon Rus Berlin’e göç etmişti. Berlinliler ana alışveriş caddesi Kurfürstendamm’a St. Petersburg’un en ünlü ana caddesinin adını, Nevski Prospekt adını takmışlardı. Berlin’de Rus kafeleri, Rus tiyatroları, kitabevleri, Rus kabaresi, Rus bakkallar, Rus rehineciler, Rus çamaşırhaneler, Rus antikacılar, Rus dilinde yayın yapan 56 yayınevi, Rus orkestrası, Rus futbol takımı vardı (Nabokov kaleciydi). Stravinski, Prokofyev, Bunin, Rahmaninov, Horowitz, Gorki, Pasternak, Aleksey Tolstoy, İlya Ehrenburg ve daha pek çok ünlü, kalıcı üsse geçiş yeri olarak Berlin’i seçmişti. 1923’te tarih yazarı Aleksey Tolstoy Rusya’ya geri dönenlerin başını çekti.
Sovyetler Birliği’nin oluşmasından sonra göçmenlerin elindeki Rus pasaportları geçerli değildi: Rusya artık var olmayan bir ülkeydi. Eski belgelerin yerine göçmenlere ve diğer devletsizlere geçici olarak Nansen (Uluslar Ligi) pasaportları verildi. Bu pasaportların sahipleri ne zaman seyahat etseler ya da iş tescil ettirseler, uzun beklemelere ve Batı’daki görevliler tarafından düşmanca sorgulamalara katlanmak zorunda kalıyorlardı.

Dünyalar Arasında (Between Worlds), Chiharu Shiota, 2004-2005.
Kendisi de Japonya’dan Almanya’ya göç etmiş olan sanatçı sergisinde sanatçının “ara bir yerde” olma duygusunu odağına alıyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, İstanbul Modern, 2025.
1920’lerin ortalarında Alman ekonomisi toparlanmaya başlayınca Berlin Rus göçmenler için pahalı oldu, Rus nüfus yarıya indi. Prag, Rus biliminin merkezi, Paris siyasi başkent oldu. Rus edebi ve sanatsal yaşamı 16. Bölge’deki kafelerde gelişimini sürdürdü. “Geçici sürgün” olduklarını düşünüyorlar, kendilerini Sovyet rejimi tarafından sarsılan “gerçek Rus yaşam tarzı”nın koruyucusu sayıyorlardı. Anadilleri, Ortodokslukları, gelenekleri kimlikleriydi. Rus kültür sembolleri etrafında birleşmişlerdi. Göçmenler içinde monarşi yanlıları ve karşıtları, sosyalistler ve sosyalizm karşıtları vardı ama Puşkin’in doğum günü kutlanıyordu. Göç, 20. yüzyılın en parlak Puşkin uzmanlarını üretmişti. 1933 yılında İvan Bunin Rusya’nın ilk Nobel Edebiyat Ödülünü kazanınca “Gerçek Rusya”nın yurtdışında olduğu kabul edilmiş gibi oldu. Ona, sürgünleri anavatana götürecek “Rus Musa” adını verdiler. Oysa Bunin’in Rusya’sı hiç var olmamış, ütopik bir Rusya idi.
Ülkesine geri dönen Prokofyev’in Paris ve New York’ta yaptığı bestelerin neredeyse tamamı Sovyet konser repertuvarında yasaklandı.
Göçün sanatta tutuculaştırma eğilimi yarattığı; geçmişi anma ve özlem durumu olduğu; bölünmüş kimlik yarattığı genel kabul görür.
Nataşa’nın Dansı, Orlando Figes, YKY, 2021. Sayfa 383-385, 468, 469, 476, 487, 493, 507.


Leave A Reply