Categories: Kültür

Olmak 2 | Varoluşçuluk

Mezruka Çölü, Fas.

  • 20. yüzyılın Varoluşçu felsefesi pek çok felsefi akımı içinde barındırır. Varoluşçuların çoğu, Kierkegaard’a, Hegel ve Marx’a dayanır. (Bu üç filozofa, Çağdaş Sanata Varış 14 ve 15’te yer vermiştik).
  • Friedrich Nietzsche (1844-1900) Hegel’in felsefesine tepki duymuş, Hıristiyan “köle ahlakı” dediği şeyin yerine hayatın kendisini koymuştur. Nietzsche, güçlü olanın yaşam gücünün güçsüzlerce engellenmesine son vermek, tüm değerleri yeniden değerlendirmek istiyordu. “Tanrı öldü” demiş, öte dünya umutlarından söz edenlere kanmamayı önermişti.
  • Varoluşçuluk, bir bunalım, umutsuzluk, bunaltı, kötümserlik, başkaldırış, özgürlük, idealizm, usdışıcılık, saçmalık felsefesidir. Aralarında ayrımlar olan çeşitli felsefelerdir. Temel eğilimleri, bireyciliğe aşırı yer vermek; insanın varoluş sorununa büyük ilgi göstermek; herhangi bir düşünce okulundan olmamak; herhangi bir inançlar kümesini, sistemleri yetersiz görmek; gelenekçi felsefeyi küçümsememek şeklinde özetlenebilir.
  • Varoluşçuluk, köklerinden kopmuş; temelini yitirmiş; geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş; toplumda yabancılaşmış; mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren; toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, gelenekle arasındaki bağlantının koptuğu; insanın manasız bir varlık haline geldiği savaş ve bunalım ertesinde ortaya çıkan bir akımdır.
  • Kişinin kendini tanımasını, özünü yaratmasını, benliğini kazanmasını, baskıdan kurtulmasını, insanı ezen teknik düzene, kişiliğini silen toptancı topluma, benliğini çiğneyen zorbalığa başkaldırır.
  • Jean Paul Sartre (1905-1980), sesini en çok duyurmuş, Varoluşçular içinde en etkili olandır. Onun Varoluşçuluğu 1940’larda gelişmiştir.
  • Kierkegaard ve bu yüzyılda yaşamış Varoluşçulardan bazıları Hıristiyandılar. Oysa Sartre Tanrıtanımaz Varoluşçuluk akımına dahildir. Onun felsefesi, “Tanrı öldüğü” zamanki durumun çözümlemesidir. Camus, Heidegger, Beauvoir da bu gruptadır.
  • Köklerini dinden alan görüşe göre,öz önce, varoluş sonra gelir. Sartre, varoluşunun bilincinde tek yaratık olan insanın varoluşu özünden önce gelir, der. İnsan önce vardır, sonra şöyle ya da böyle olur. İnsanın doğuştan bir doğası yoktur, insan bu doğayı kendisi oluşturur, kendi özünü kendi yaratır. İnsan nasıl yaşayacağını kendi seçer.
  • Sartre, insanın bir gün gelip öleceğini anlaması onda kaygı yaratır, der. Kierkegaard da kaygıyı tipik bir özellik olarak ortaya koymuştu.
  • Sartre, insanın kendisini bu anlamsız dünyada bir yabancı gibi hissettiğini söyler. Yabancılaşma fikrinde Marx ve Hegel’in düşüncelerinden yararlanır. İnsanın kendini dünyada yabancı olarak hissetmesinin onda umutsuzluk, sıkıntı, tiksinti ve saçmalık gibi duygular yarattığını öne sürer.
  • Kendisi seçmeden dünyaya getirilip sonra yaptığı her şeyden sorumlu olduğu için, insan özgürlüğe mahkum edilmiştir, der. Bu özgürlüğün bizi tüm hayatımız boyunca seçim yapmaya mahkum ettiğini söyler.
  • Uymamız gereken evrensel hiçbir değer ya da norm olmadığını iddia eder. Nasıl yaşayacağımızı gösteren bir takım burjuva yasalarına uymamız gerektiğini ileri sürerek, yaptığımız seçimlerde üzerimize düşen sorumluluktan kaçamayacağımızı belirtir. İnsanın özgürlüğünün, insanın kendisini gerçekleştirmesini, özgün ya da gerçek bir hayat sürmesini zorunlu kıldığını savunur. Suçu, insan doğasına, insanın zaaflarına atamayacağımızı söyler.

Mezruka Çölü, Fas.

  • Sartre bir nihilist (hiçbir şeyin anlamı olmadığına ve insanın istediği her şeyi yapmaya izni olduğuna inanan) değildir. Hayatın bir anlamı olması gerektiğine inanır.
  • Bizim için önemli olmayan şeyleri yok saydığımıza işaret eder.
  • Varoluşçu psikoloji, insanın kendisini, yaşamakta olduğu zaman içinde var edebileceği ve değiştirebileceği prensibinden kaynaklandı. Bu ekole göre; insan hayatı, geçmişi ve içgüdüleri ile sınırlanamaz.
  • Sartre, tüm varoluşsal soruların herkes için geçerli tek bir yanıtı olamayacağını, felsefi soruları her kuşağın, her insanın kendine sorması gereken sorular olduğunu düşünür.
  • Simone de Beauvoir Varoluşçuluğu kadın-erkek konusuna uygular. Ona göre mutlak bir kadın doğası ya da mutlak bir erkek doğası yoktur. Oysa eskiden beri inanılan buydu. Erkeklerin aşkın bir doğası olduğu, evin dışında anlam yaratmaya yöneldiği; kadının içkin bir doğası olduğu, olduğu yerde olmak istediği, ailesini, doğayı ve yakınındakileri korumak istediğine inanılırdı. Beauvoir’a göre erkekler ve kadınlar kendilerini bu yerleşmiş önyargılardan, ideallerden kurtarmalıydı. Kadın erkeğin nesnesi haline getirilmiş, kendi hayatının sorumluluğu elinden alınmıştı. Kadın kendine sahip olmalı, kendi kimliğini var etmeliydi. Yalnızca erkek değildi kadını ezen, kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan vazgeçerek kendi kendini de eziyordu.
  • Varoluşçuluk, edebiyatı da etkilemiştir. Camus, Beckett, İonesco, Gombrowicz’de ve bazı modern yazarlarda ortak olan şey saçmacılıktır.
  • Saçma tiyatro, gerçekçi tiyatronun karşıtıdır. Amaç, sahnede varoluşun anlamsızlığını göstererek seyircinin buna tepki duymasını sağlamaktı. Her gün yaşadığımız olaylardaki saçmalığı sergileyerek seyircilerin kendi yaşamlarını daha gerçek kılmalarını sağlamaktı. Saçma tiyatro genellikle sıradan olayları ele aldı. Aşırı gerçekçiydi. İnsanlar tam oldukları gibi gösterilerek gülmeleri sağlanırdı. Kahkaha, sahnede gösterilenin kendisi olma tehlikesine karşı bir savunma aracıydı. Saçma tiyatroda gerçeküstü yanlar da bulunabilirdi. Chaplin’in sessiz filmlerinde komik olan şey, Chaplin’in bin türlü saçmalığa bir tepki duymamasıdır.  İzleyici, gördüklerinden daha gerçek, daha doğru şeyleri kendisi bulmaya zorlandı.
  • İnsanın herhangi bir aşkınlığa gerek kalmadan kendi varlığıyla yüzleşmesi felsefesi olan Varoluşçuluk’un içkinlik arayışının aynısı 1950’lerde Yeni Roman adıyla edebiyatta ortaya çıktı. (Yeni Roman, bloğumuzda 24 Eylül 2013 tarihinde  değinilen bir konudur.)

 

 

 

Füsun Kavrakoğlu

Önceki Yazılar

Faşizm Diktatörlük 54 Irkçılık ve ‘Sıradan Faşizm’

Her şey, ırkçılığın son zamanlarda yeni bir güç ve yayılım kazandığını gösteriyor. Nazizm’i oluşturan parçalardan…

14 saat ago

Faşizm Diktatörlük 53 Faşizm ve Totaliter Diller 2

Spinoza (1632-1677), kutsal kitap dilinin insanlara kendi hakikatlerini, beklentilerini, isteklerini vererek onların aklına değil, deneyim…

2 gün ago

Faşizm Diktatörlük 52 Faşizm ve Totaliter Diller 1

Milliyetçilik, ‘ilerici’ bir kisveden 18. yüzyıl sonlarında tutucu bir ideolojiye dönüştü. Neo-nasyonalizm, ‘bastırılmış milliyetçiliklerin geri…

3 gün ago

Faşizm Diktatörlük 51

“Estonya, Sovyetler’e katıldığında radyodan duyulan yaşasın çığlıklarının ‘tamam artık yeter’ işareti verilene kadar sürdüğünü, bu…

4 gün ago

Umami ya da Derin Lezzet

Tatlı, tuzlu, ekşi ve acı dört temel lezzet. Tatlı damağın her tarafına yayılırken ekşi canlılık…

5 gün ago

Çin 171 Edebiyat 4

Ming Hanedanı döneminde (1368-1644) edebiyat gelişti, yayıncılık işi patlama yaptı. Çin’de yaşayan İtalyan Cizvit misyoner…

6 gün ago