Milliyetçilik, ‘ilerici’ bir kisveden 18. yüzyıl sonlarında tutucu bir ideolojiye dönüştü. Neo-nasyonalizm, ‘bastırılmış milliyetçiliklerin geri dönüşü’ olarak tanımlandı.
Fransız düşünür, tarihçi ve dilbilimci Jean-Pierre Faye, 1972’de Totaliter Diller’i yazdı. Her şeyden önce tarih bir anlatı, bir dil, bir aktarma, bir hikaye etmedir. Tarih anlatısı, önce mitik kahramanların, sonra hanedanların, daha sonra ırkların, giderek ulusların ve son olarak da sınıfların savaşıdır.

‘Uygar insanlığın görebileceği halkların en korkuncu’, başlarında hakanları Attila olmak üzere, Gotları, Cermenleri, Normanları, son olarak da Frankları önüne katan bir dalgayla Batı’nın üzerine çökenlerden Jean-Pierre Faye, Hun Anlatısı adlı makalesinde bahseder. Tarih olgusunun ilk anlatıcısına, ilk bilenine gitmek gerekir. Deleuze ve Guattari’ye göre ilk bilen, başkasının daha önce bildiği bir hakikati ileten bir tanık değil, bir buyruğun öznesidir. Aktarılagelen anlatının gerçekliğinden her zaman kuşku duyulabilir. Tarih yalnızca sınıfların, olayların ve insanların değil, aynı zamanda simgelerin, anlatıların ve dillerin de savaşıdır.
Birinci şahıs ağzından edimsel dil edimi (performative speech act), yalnız dille gerçekleştirdiğimiz eylemler için eylemsel dil edimleri (illocutionary speech act) kavramlarını kullanırız. Dille eylem arasında bir mesafenin varlığı, dilin eylemi, eylemin de dili tekrarlamasına medyacılar media act, tarihçiler tarih ya da olay derler.
Dilin dünyayı biçimlendirdiği kesindir.
Nazi propagandasının baş ustalarında Goebbels, rakiplerinin 19. yüzyıldan kalma diliyle kendi modern dilini kıyaslar; 19. yüzyıla ait eski dili, eski anlatıyı, bildiriler kitaplar gibi eski araçlarla, zayıf anlatılar ve halkın karnını doyurmayan teorilere karşı kendisi görsel-işitsel malzemeler, fotoğraf ve film gibi teknolojik dünyanın yeni araçlarıyla, yepyeni bir coşku diliyle, akla hitap yerine tutkulara hitap eden bir dil ile anlatmıştır. Rakipleri propaganda malzemesi olarak yazılı metni kullanırken kendisi sözü kullanıyordu. İnsanların ne dediklerinden ziyade anlatıların nasıl dolaşıma sokulduklarına bakmak gerekir.
Dilin, onu konuşanların düşünce yapısını şartlandırdığını öne süren Sapir-Whorl öğretisine göre, farklı diller, farklı toplumsal ve kültürel dünyalar oluşturmakla kalmaz, birbirinden çok farklı siyasal dünyalar ve olaylar yaratırlar. Bir ideolojiyi kabul edilebilir kılma İtalya’da genel olarak geriye doğru işlemektedir: Matteotti’nin katledilmesinin sonradan meşrulaştırılması gibi. Almanya’da ise totaliter dil, gelecekte iktidara ‘toptan’ gelecek olanı özlemekte, kabul ettirmektedir.
Yararlanılan Kaynak
Dolaylı Eylem, Ulus Baker, İletişim Yayınları, 2021. Faşizm ve Totaliter Diller, sayfa 227-236.


Leave A Reply