
2005 yılında yayınlanan romanı Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go), aynı yıl Time dergisi tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman arasında gösterildi, ayrıca Alex Ödülü’nü aldı. İnsanlara organ nakli sağlamak için yetiştirilen genç androidlerin dramını işleyen hikaye bize üç kısımda anlatılır: Çocukluk, gençlik ve bağışçılık dönemleri. Ama kısa hayatlarında aşk, nefret, dostluk, kıskançlık, ihanet, fedakarlık, öfke, güven, önyargı, hoşgörü yaşayabiliyorlar ama ’yaşlanma hakkına’ sahip değiller, kaderlerine razı olmaları gerekiyor. Roman, ‘iyi bir amaç uğruna’ kötüleşen insanlığın faşizan yanını yargılayıp mahkum ediyor. Kopyalamalar da zaten “ayaktakımından” yapılmış! Eser, 2010 yılında Mark Romanek tarafından sinemaya uyarlandı. Ishiguro da yapımcı oldu. “Proje”yi romanda sonlarda öğrenirken filmde baştan biliyoruz. Doğrusu ben romanın yöntemini tercih ederim. Ayrıca Türkçesinde ilk sayfada organ bağışı denmiş ama İngilizcesinde sadece donors denerek neyin bağışlandığının açıkça belirtilmemiş olması da bence daha iyi olurdu.
Ishiguro, 2003’te filme çekilen The Saddest Music in the World ve 2005 yılında gösterime giren The White Countess adlı senaryoları yazdı.
2009 yılında ilk öykü kitabı olan Noktürnler (Nocturnes) – Müziğe ve Günbatımına Dair Öyküler’i yayınlandı ve James Tait Black Anma Ödülü’nü aldı (9). Karşı cinse olduğu kadar eski şarkılara, enstrümana duyulan aşkın, şöhrete giden yolun, müzik mekanlarının, sokak müzisyenlerinin, müzisyen hayallerinin yer aldığı öykülerde eleştiriler de yer buluyor: Eskinin emek isteyen müziğinin ve yeteneğin yerine görünüşün öne çıkışı. Şimdilerde her şeyin imaja, pazarlamaya, dergilerde ve televizyonlarda görünmeye, partilere ve yemeğin kiminle yendiğine bakması, sığ yapıtların etrafı sarması gibi.
2015’te yayınlanan Gömülü Dev, Kral Arthur döneminde geçiyordu (2).
Ishiguro, 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. 1982’de İngiliz vatandaşlığına geçmiştir. İngiliz vatandaşı olduğu için ödülü İngiltere’ye götürmüş oldu. Ödül alanlar, kural olarak ulusal aidiyetle ilişkilendirilirler. Nobel verilirken, yazarların hangi ulustan oldukları daima belirtilir. Elfriede Jelinek, 2004 yılında Nobel’i kesinlikle bir Avusturyalı olarak almak istememiştir. Romanya’da doğmuş, yazmaya Romence başlamış, ardından anadilini bırakıp, Fransızcaya geçmiş olan Cioran; İngilizceden Fransızcaya geçen Beckett, Rusçadan İngilizceye geçen Nabokov gibi iki ulusal uzamı ortaya koyan örnekleri çoğaltmak mümkündür. Pascale Casanova’ya göre, kendisi istese bile bir yazar asla ulusal kökeninden kurtulamaz (14). “Türk yazarlar, hangi dilde yazarsa yazsın, Türk edebiyatı içinde değerlendirilmeli” diyen Doğan Hızlan (13) gibi ben de onun Japon edebiyatına dahil ediyor, İngilizce yazmasına ve pasaportuna aldırmıyorum. “Dünya ile hayali algı arasındaki uçurumu ortaya çıkarması” Nobel ödülü için gerekçe gösterildi.
Ishiguro romanlarının anlatıcıları hatırladıklarını anlatırlar ama anlattıklarına güvenemeyiz. Çünkü hatıraları çarpıtılmış ya da bellekleri ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmiştir. Genellikle melankolik hikayeler anlatan Ishiguro’nun en fazla öne çıkan temaları hafıza, hatırlama, unutma ve bu sürecin getirdiği yükler olmuştur (2).
Kitapları 30’dan fazla dile çevrilen yazar, karısı ve kızıyla birlikte Londra’da yaşıyor.


Leave A Reply