- Hiva’da, kuşkulu her yabancının köle yapılması adettendi. Esas olarak Rus ve İranlı köle ticareti ile geçinirlerdi. Kur’an bir Müslümanın köleleştirilmesine izin vermediği için sadece gayrimüslimler köle yapılabiliyordu. İranlı Şiiler, fıkıh alimlerince verilen fetva ile Müslüman olarak kabul edilmediğinden köle yapılabiliyorlardı. Köleler genellikle tarım işlerinde kullanılıyordu. Köle mülkiyeti bir zenginlik işareti sayılıyordu ve her soylu ailenin köleleri vardı.
- Orta Asya’da İstanbul bir İslam kültürü ve bilgeliği şehri olarak tanınırdı. Hiva mollaları da Osmanlı ile ilgili her şeyi yüceltirlerdi.
- 1860’larda Orta Asya’ya gelmiş olan Macar Vambery Özbeklerin bütün Orta Asya halkları içinde en keyifle hatırladığı insanlar olduğunu söylemiştir.
- Hiva ve Buhara’ya giden kervanların seçebileceği üç yol vardı: ikisi on dört gün, diğeri yirmi dört gün sürüyordu. Üzerinde birçok kuyu bulunan yol yağmacıların saldırılarına daha açıktı. Su ihtiyacı çok olan büyük kervanlar yine de bu yolu seçmek zorundaydı. Haydutların suç ortağı olabilecek kervan üyelerinden korunabilmek amacıyla kervanbaşı izlenecek güzergahı son dakikada açıklardı. Kervanlar çok kesin kurallara bağlı olarak örgütlenirdi.
- Bugün Hiva’ya giden eski kervan yolları yalnızca arazi araçları tarafından kullanılabilen patikalar haline gelmiştir. Karayolu, demiryolunun geçtiği yerlerden geçirilmiştir.
- En çok aranan kaçak mallar haşhaş ve mercandı. Tüccarların başvurduğu hilelerden biri sınıra gelmeden hemen önce mercan parçalarını atlarına yutturmak, sınırı geçtikten sonra ise geri çıkarttırmaktı.

Yeni Saray’ın inşaatı bittikten sonra bu direkler nazar değmesin diye bırakılmış, diyorlar.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu
- Medreseler, bağışlanan tarım toprakları, ticari yapılar veya kervansaraylar türünde satılamaz ve vergiden muaf emlak ve sermaye ile finanse ediliyordu. Rus doğubilimci V. Bartold medresenin, cami gibi, Budist tapınakların mimari mirasına konduğunu yazmıştır.
- Tipik olarak medresenin, merkezi bir avlunun çevresine sıralanmış dört eyvanlı bir planı olurdu. Medrese yapıları iki, ender olarak üç katlı olur, zemin katta dershaneler, üstte suhte (medrese öğrencisi) hücreleri bulunurdu. Medrese her zaman bir camiye bağlı olurdu. Her medrese bir özelliğiyle ayırt edilirdi; bazılarının içinde bir evliya türbesi olurdu. Sanduka odasının dış duvarının yanına dikilmiş ve üzerinde at kuyruğu olan tuğ, bu medresede bir evliyanın yattığını gösterir.
- Medreselerin giriş eyvanlarında, yapının geri kalanından daha yüksek bir cümle kapısı/taçkapı vardır. Bu kapının üstü taş oyma veya renkli tuğladan bezemelerle kaplı olur.
- Öğrenci önce bir cami okulunda öğrenim görüp, Kur’an’ı Arapça okumayı öğrenmeye başlıyor ve İslam ahlakı, aritmetik, tarih ve coğrafya gibi bazı başka disiplinlerle de tanışıyordu. Medrese ise orta ve yüksek öğrenim veriyordu. Başlangıçta medresenin kapsaması düşünülen alanlar dini ilimler (fıkıh, tefsir ve hadis), edebiyat (Arapça, okuma, belagat, telaffuz…), aritmetik (geometri, astronomi, müzik…), akli ilimler (mantık, kelam, metafizik, doğa ilmi, tıp, kimya), bunun yanı sıra tarım, rüya ilmi, astroloji idi. Medrese 8.-13. yüzyıllar arasında, özellikle de İslam’ın şanlı çağı olan Samaniler döneminde işlevini tam anlamıyla yerine getirmişti.
- Müfredat ve okutulan kitaplar 14. yüzyıldan, Timur çağından, beri değişmemişti. 19. yüzyılda medrese gerilemenin en uç noktasına ulaşmıştı; artık tutucu ve bağnaz bir anlayışı temsil ediyordu. Modern sorunlara hiçbir çözüm getirmeyen dersler okutulmakta, düşüncelerle değil sözcüklerle tartışan öğrenciler yetiştirmekteydi.

İslam Hoca Medresesi (1908). İsfendiyar Han’ın kayınpederi ve veziri İslam Hoca’nın parası ile yapılmış. 42 hücreli, küçük avlulu bir medrese.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Pehlivan Mahmut. 14. yüzyılda yaşamış kürkçü-derici, pehlivan, şair ve filozof. Halı dokuma portresi türbesinin duvarında asılı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Pehlivan Mahmut Türbesi. Mahmut dükkanının içine gömülmeyi vasiyet etmiş. Tek odadan ibaret bu türbenin etrafında zamanla mezarlık oluşmaya başlamış. Daha sonra Han’ların ve ailelerinin de buraya defnedilmesiyle türbe büyütülmüş ve Hiva’nın en büyük türbesi haline gelmiş. Türbenin taçkapısı 17. yüzyıla, çinileri 19. yüzyıla ait. Türbenin kubbesi de şehrin en büyük kubbesi. Ön tarafta görülen kuyu Pehlivan Mahmut’a ait olduğu için kutsal sayılıyormuş.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu






Comment
Dini kendi acendalarini gelistirmek icin kullanmak anlasilan cok eskiye dayaniyor, Dincilerin bugun yaptiklarina sasirmamak lazim demekki. Yapilar ve ciniler fevkalade gorkemli ve muhtesem.
Thank you Fusun Kavrakoglu paylastiklarinla bende biraz blincleniyorum.