Aristoteles köleyi/tutsağı “ruhlu bir alet, canlı bir meta” şeklinde yorumlar (1).
Almanlara göre bir kölenin önce boynuna takılan zincir sonra da beynine kazınan düşünceler ile sömürge başarılı bir sonuç elde eder. Burada zincir bir semboldür hem fiziksel hem de zihinsel tutsaklığa işaret eder, bu da başarılı bir sömürgeciliğin en önemli şartıdır (2).
Güneybatı Afrika’nın (Namibya) halkı, çorak toprakların çorak kafalı insanları diye aşağılanır (3).
Pontoklar, Güney Afrika’da yerliler tarafından kullanılan arı kovanı biçimindeki yuvarlak ot kulübelerdir (4). Alman toplumunda melezlik kabul gören bir durum değildir. Çünkü Alman bilincinde Ari ırk olmak siyah olmamakla eşittir. Almanlar için renk ayrımı ırk ayrımının kaynağıdır. Beyaz olmayanları hemen dışlarlar. Siyah olmaları, sahip oldukları bütün meziyetleri kapatır. Almanlara göre Afrika ancak onlara ait olduğu zaman değerlenecektir. Afrika doğru ırka ait olmadığı için Afrika’da kötü durumların yaşandığını düşünürler. Afrika’nın Almanların elinde olması durumunda yaşanılan bütün kötü olayların biteceği inancındadırlar (5).
Almanlar, beyaz ırk/üstün ırk olarak her zaman varoluşlarını önemserler. Onlara göre onlardan güçlü bir ırk yoktur (6).
Küçültücü görevlerin asla bir Alman tarafından yapılamayacağı görüşünde olduklarından, bu tarz görevleri ancak ezik ve renklerinden dolayı insani görünüme dahi sahip olmadıklarını düşündükleri Afrikalılara layık görürler (7).

Mokuti Lodge, Etosha, Namibya.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2024.
“Bir Boer bir Hotanto’yu Schepsel, yani dünyada var olan diğer anlaşılmaz veya lüzumsuz şeyler gibi, mecburen yan yana yaşadığı bir yaratık olarak görür.” (8).
20. yüzyılın başında Alman Kolonyalizm tartışması cinsellik üzerinde dönmeye başlamıştı. 1905-1906 yıllarında iki farklı ırktan evlilik yapılması kültürel ve ırksal kirlenmeyi önlemek için yasaklanır (9). Siyah kadın, cinsel anlamda en üst dereceye konuyor, cinsel obje olarak görülüyordu (10).
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kont Schlieffen’in düşüncesi, siyahların sürekli köle durumunda olmalarının zor olacağı ve bundan dolayı onları tamamen yok etmek gerektiği yönündedir (11). General von Trotha da aynı görüştedir.
“Hotantolar, Lüderitz Koyu’ndaki küçük, kayalık bir adaya götürüldüler, Köpekbalığı Adası’na. Soğuk ve nemli deniz ikliminde yüzlerce kadın ve çocuk öldü. Bütün bunların arkasında bir sistem vardı.” (12).
Uwe Timm’in Morenga adlı romanı, gerçeklikten beslenen bir eserdir. Kurmaca anlatı, tarihsel dokümanlarla birleştirilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
(1) Uwe Timm’in Morenga Romanı Örneğinde Alman Edebiyatında Postkolonyalizm, Zennube Şahin Yılmaz, Akçağ Yayınları, 2017. Sayfa 215, 216.
(2) A.g.e., sayfa 160.
(3) A.g.e., sayfa 166.
(4) A.g.e., sayfa 178.
(5) A.g.e., sayfa 179, 180.
(6) A.g.e., sayfa 186.
(7) A.g.e., sayfa 207.
(8) Morenga, Uwe Timm, Can Yayınları, 2010. Sayfa 314.
(9) Alman Edebiyatında Postkolonyalizm, sayfa 192.
(10) A.g.e., sayfa 193.
(11) A.g.e., sayfa 202, 203.
(12) Morenga, sayfa 369.


Leave A Reply