Claude Lévi-Strauss’un (1908-2009) antropolojide kullandığı İkili Karşıtlıklar (Binary Oppositions) yöntemi, edebi metinlerin derin yapısını çözmek için sıklıkla uygulanır. Bu yaklaşıma göre anlam, zıtlıklar sayesinde var olur. Eleştirmenler metindeki yaşam/ölüm, iç/dış, doğa/kültür, aydınlık/karanlık gibi temel zıtlıkları listeler ve metnin bu zıtlıkları nasıl kurduğunu ve aralarındaki gerilimi nasıl yönettiğini inceler.
Roland Barthes‘ın (1915-1980) öncülük ettiği Göstergebilimsel (Semiyotik) Analizde ise metindeki kelimeler, imgeler ve hatta karakterlerin kıyafetleri birer gösterge olarak ele alınır. Kelimelerin sözlük anlamı (düz anlam) ile kültürel olarak yüklenen gizli anlamları (yan anlam) arasındaki ilişki çözülür. Metin, kendi içine gömülmüş gizli kültürel kodların ve mitlerin deşifre edildiği bir ağ gibi okunur.

Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, İstanbul Kitapçısı, Kadıköy İskele, 2025.
1966 yılında yazar ve filozof Julia Kristeva (1941-) tarafından ortaya atılan Metinlerarasılık (Intertextuality), her metnin daha önceki söylemlerden ve metinlerden beslendiğini, hiçbir metnin tamamen yalıtılmış ve bağımsız olamayacağını savunan bir kuramdır. Kristeva bu kavramı geliştirirken, Rus düşünür Mihail Bahtin’in (1895-1975) dilin ve romanın diyalojik (karşılıklı konuşan, çok sesli) yapısından büyük ölçüde ilham almıştır. Her metin daha önce yazılmış devasa bir edebi sistemin parçasıdır. Eleştirmen, incelediği eserin tek bir yazara ait benzersiz bir deha ürünü olduğunu reddeder. Bunun yerine eserin, türün kurallarına, diğer mitlere, geleneklere ve önceki edebi metinlere nasıl bağlandığını, onlardan nasıl beslendiğini ortaya çıkarır. Bir metin; geçmişteki, o andaki ve gelecekteki diğer metinlerle sürekli bir alışveriş, diyalog ve anlam ortaklığı içindedir.
Yapısalcılık ve Göstergebilim ile başlayan yaklaşımlar Anlatıbilim (Narratology) adlı bir araştırma dalının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Anlatıbilim daha çok biçimsel özelliklerle ilgilenir ve biçimsel özelliklerle içerik arasındaki bağlantıları bulmaya çalışır. Gérard Genette (1930-2018), Anlatıbilim’in en önemli kurucularından biridir.
Olayların metindeki anlatılış sırası, olayların kronolojik sırası ile anlatıdaki sunum sırasının uyumu veya sapmaları (geriye dönüşler/flashback veya geleceğe atlamalar), metnin zamanda yayılmasının düzeni önemsenir. Zamandaki düzenleme mekandaki bazı düzenlemeleri de birlikte getirir.
Bazı betimlemeler sayfalarca sürebilirken yüzyılın geçtiği 2-3 cümleyle özetlenebilir. Olayların ne kadar sürdüğü ve metinde kaç satır/sayfa yer kapladığı, yani süre (duration); sıklık (frequency) bir olayın kaç kez yaşandığı ve anlatıda kaç kez tekrarlandığı de bir başka ölçüttür. Kip (mode) ise olayların hangi bakış açısıyla ve hangi mesafeden aktarıldığına verilen ad. Bir öyküdeki diyaloglara mimesis, anlatıcının diyaloglarına ise diegesis denir. Kip bu anlatma farkıdır. Konuşma, dolaysız (doğrudan) ya da dolaylı aktarım yoluyla verilebilir. Kip, olan biteni kimin gördüğünü, yaşadığını aktarır. Mimesiste doğrudan bir aktarım söz konusudur, diegesiste ise rivayet. Mimesis olanları gösterir, diegesis ise anlatır. Mimesis okuyucuyu metne çeker, diegesis ise araya mesafe koyar. Anlatıcı mimesis ile diegesis arasında gidip gelebilir. Ses (voix) ölçütü, tümüyle anlatıcı ile ilgilidir. Öyküyü bize kim anlatıyor? Anlatıcı, kahramanlardan biri mi? Olaya dışardan bakan tanrısal anlatıcı mı? Kimin adına konuşuyor? Anlatıcı ile yazar arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Ana hikaye içinde başka hikayeler de anlatılıyor mu? 1001 Gece Masalları, Canterbury Hikayeleri gibi içinde başka bir öykü barındırıyor mu, yani bir çerçeve öykü mü?
Edebiyat ve Kuramlar, Fatma Erkman-Akerson, İthaki Yayınları, 2010. Sayfa 186-188.


Leave A Reply