Müzisyen bir aileden gelen ve 1660’da başlayan Restorasyon Dönemi’nde Londra’da yaşamış olan Henry Purcell (1659-1695) tüm müzik tarihinin en önemli bestecilerinden biridir. 18 yaşına geldiğinde Saray Müzikçisi, 20 yaşında Westminster Kilisesi orgcusu, sonraki yıllarda Kraliyet Müzik Danışmanı olmuş, bestelediği sayısız eser arasında en ünlü yapıtı konusu, Vergilius‘un (MÖ 70-19), Aeneas destanından alınmış Dido ve Aeneas Roma’nın kuruluş destanını anlatır ve ilk İngiliz operalarından biri olma özelliğini taşır. Purcell öldüğü yıl, Londra’da 11 eseri aynı anda sahnelenmekleydi.
Georg Friedrich Händel ya da İngilizce yazılmış şekliyle George Frideric Handel (1685-1759), yaşamının önemli bir bölümünü İngiltere’de geçirmiş, İngiliz vatandaşı olmuş ve Westminster Katedrali’ne gömülmüş bir Alman’dır. Hamburg Operası’nda, Floransa, Roma, Napoli ve Venedik’te sonra da Hannover Elektörü’nün emrinde çalışmıştır. Elektör bir süre sonra I. George adıyla İngiliz Kralı olunca Handel 1710’lu yılların ortasından ölümüne dek İngiltere’de çalışmıştır.
Handel’in ölümünün ardından, yaklaşık yüz yıl ünü ülke sınırlarının dışına çıkabilen bir besteci yetiştirememiş olsa bile İngiltere’de her zaman çok canlı bir müzik yaşamı olmuştur.
1700’lerin ikinci yarısında ve 1800’lerin ilk elli yılında müzik tarihinde iz bırakan bir İngiliz besteciyle karşılaşmıyoruz. Yine de bazı isimleri anabiliriz. İrlandalı besteci John Field (1782-1837), müzik tarihinde Noktürn’ü “bulan kişi” olarak anılmaktadır. Chopin’e ve diğer Romantik dönem bestecisine ilham kaynağı olmuştur, denir.
Bugün adı tümüyle unutulmuş bir başka İngiliz besteci William Sterndale Bennett (1816-1875) için ise iyi bir piyanist ve besteci olarak özellikle Mendelssohn (1809-1847) ve Schumann’la (1810-1856) yakın dostluk kurmuş, onların beğenisini kazanmış, onları etkilemişti.

1904-1911 yılları arasında Hereford’da yaşamış olan Elgar’ı anmak için yapılmış heykel.
Fotoğraf: Oliver Dixon
Edward Elgar (1857-1934) Purcell’dan 200 yıl sonra İngiltere topraklarında doğup, uluslararası bir ün yakalayabilen ilk isimdi. Babası orgcuydu ve aynı zamanda çalgı satımıyla ilgileniyordu. Elgar ciddi bir kompozisyon eğitimi görmemekle birlikte 1800’lerin sonunda Paris ve Almanya’ya yaptığı gezilerle çağdaşı bestecilerin müziğini yakından tanıma şansı yakaladı. Yapıtları 1900’lerin başından itibaren ülkesi dışında da çalınmaya başladı. 1904’te “sir” unvanı aldı bir süre Birmingham Üniversitesi’nde müzik profesörlüğü yaptı.
20. yüzyıl İngiliz müziğinin en önemli ismi kuşkusuz Benjamin Britten’dır (1913–1976). İngiltere’nin doğu sahilinde Suffolk’da bir dişçinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Amatör olarak müzikle ilgilenen annesinden ilk müzik derslerini almış, erken yaşlarda besteler yapmaya başlamıştır. Bir süre sonra Frank Bridge’den (1879–1941) ders almış, kazandığı bir bursla eğitimine Royal College of Music’de devam etmiştir (1930). Avrupa’da, özellikle Alban Berg’in (1885-1935) yanında eğitim görme isteği Birinci Dünya Savaşı sonrası karışık ortam yüzünden gerçekleşememiştir. Londra’daki eğitimi süresince konser ve operaları yakından izlemiş, özellikle Stravinsky, Mahler ve Şostakoviç’in yapıtlarına çok ilgi duymuştur.
Yararlanılan Kaynak
Aydın Büke ders notları.


Leave A Reply