Dört yüz yıl içinde Avrupalılar bütün dünyadaki toprakların beşte dördünü sömürgeleştirdi ya da yarı sömürgeleştirdiler ve bu süreçte şiddet ya da hastalıklar nedeniyle milyonlarca kişinin ölümüne neden oldular.
Sömürgeleştirmenin belli başlı iki biçimi vardı:
İlkinde sömürgeciler bir toprak parçasını ele geçiriyor ve buranın idaresi için küçük bir gruptan faydalanıyorlardı. Hindistan ya da Fransız Hindiçini (Kamboçya, Kuzey Vietnam’daki Tonkin, Merkez Vietnam’daki Annam ve Güney Vietnam’daki Koşinşin’den 1887’de oluşan bölge) veya Felemenk Endonezya’sı (Hollanda mandası Doğu Hint Adaları, koloni dönemi Endonezya’sı) böyle bir sömürünün örneği idi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu ülkelerin birçoğu bağımsızlığını kazandı. Postkolonyal dönemde bu ülkeler kurum ve kültürlerini ekonomik olarak ya da dil ve eğitim alanlarında sömürgecilikten arındırmaya başladılar.

Tippoo’nun Kaplanı isimli renkli ahşap mekanik org, Mysore Hindistan 1793 yapımı, Londra’da Victoria ve Albert Müzesi’nde sergileniyor.
Fotoğraf: Müzeden satın alınan kartpostaldan.
Sömürgeleştirmenin ikinci biçimi yerleşimci sömürgecilik, sömürgeleştirmenin en erken biçimlerinden biriydi. Yeni gelenler, yerleştikleri toprakların sakinlerine boyun eğdirdi; onları katletti ya da köleleştirdi. Karayip Adalarının büyük kısmının yerli nüfusunun kökü kazındı; İspanyol Amerika’sında 8 milyon kişinin öldürüldüğü ya da hastalık yüzünden hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. “Latin Amerika” isminin böyle sorunlu bir geçmişi vardır (1).
Sömürgecilik her zaman hükmettiği halkların tarihini silmeye uğraşmıştır. Gine-Bissau ve Yeşil Burun Adalarındaki bağımsızlık hareketinin önderlerinden olan ve 1973 yılında Portekizli ajanlarca suikast sonucu öldürülen Amilcar Cabral, “Sömürgeciler bizi tarih sahnesine çıkaranların kendileri olduğunu söylerler. Onları izleyelim diye bizi tarihten, tarihimizden kopardılar,” diye yazmıştı (2).
Kenya’da, sömürge yönetiminden önce Gikuyu Kabilesi belirli soylar tarafından yönetiliyordu. Her soy yaklaşık 30 yıl iktidarda kalırdı (3).
Yerleşimci sömürgeciliğin tipik özelliklerinden birisi topraksızlıktır.
Brezilya‘da 1984’te nüfusun %3’ü ekilebilir toprakların üçte ikisini elinde tutuyordu. 1996 nüfus verilerine göre de böyleydi ve o günden beri farkın daha da açıldığı düşünülüyor. Hindistan‘da zemindar sistemi vardı. Terim toprak ve emlak sahibi anlamına gelir. Hindistan’da İngiliz sömürgeciliği dönemi de dahil uzun yıllar hakim olan, toprak sahipliğinin miras yoluyla veya satın alınarak elde edildiği ve beylerin vergi toplamak, adaleti sağlamak gibi çok geniş haklara sahip olduğu bir sistemdi. Sömürgecilik döneminde Doğu Hindistan Kumpanyası (daha önce yazdığımız bir konu) da zemindar sıfatına sahipti. Sistem ancak 1951’de kaldırıldı (4).
Apartheid rejimi tarafından 1913’te çıkarılan Güney Afrika Yerli Toprak Yasası, çiftlik işçisi olmayan Afrikalıların belirlenmiş yerli bölgeleri dışında toprak sahibi olmalarını ya da bu alanlara yerleşmelerini yasaklamıştı. Yasa yüzünden çok sayıda insan evlerini ve geçim kaynaklarını yitirdi. Bunun etkileri bugün de devam ediyor çünkü iktidardaki Afrika Ulusal Kongresi vaat etmesine rağmen toprakların çok azı yeniden dağıtıldı.
Toprakların iadesi için mücadele Filistinlilerin de temel meselesidir (5).
Yararlanılan Kaynak
(1) Postkolonyalizm, Robert J. C. Young, İletişim Yayınları, 2024. Sayfa 49.
(2) A.g.e., sayfa 35.
(3) Bir Buğday Tanesi, Ngugi Wa Thiong’o, Ayrıntı Yayınları, 2021. Sayfa 212.
(4) Postkolonyalizm, sayfa 81, 82.
(5) A.g.e., sayfa 82.


Leave A Reply