
Fotoğraf: Nereye Dergisi
Antik köleliğe en az uzakta (yakın denebilir herhalde) duran psikolojik örnekseme ırkçılıktır. Kölelik, ekonomi dışı bir olguydu; paranın “ussallığı” üzerinde temellenmeyen, toplumsal bir ayrımcılıktır. Kölecilik de, ırkçılık ve soyluluk gibi zenginlik ya da güçle hiçbir ilişkisi bulunmayan ve gözle görülür bir hiyerarşidir.
Yenilmiş halkların köleleştirilmesi ve imparatorluğun sınırlarındaki insan ticareti, köle-emek gücünün ancak küçük bir kısmını sağlıyordu: Köleler temelde, köle sürüsünün üremesi, terk edilen çocuklar ve özgür insanların köle olarak satılmasıyla çoğalıyorlardı. Babası kim olursa olsun, köle bir kadından doğan çocuklar, tıpkı çoğalan sürüleri gibi efendinin malıydı.
Köle tüccarları, tapınaklara ya da çöplüklere bırakılmış bebekleri toplamaya gidiyordu. Yoksulluk, parasız kişileri yeni doğan çocuklarını tüccarlara satmaya itiyordu. Birçok yetişkin de açlıktan ölmemek için kendini satıyordu. Kırsal emek gücünün bir kısmı da kölelerden oluşurdu. Ama Roma toplumunun kölelik üzerine kurulu olduğu doğru değildir; köleler tarafından ekilip biçilen büyük toprak sistemi sadece bazı bölgelere, Güney İtalya ve Sicilya’ya özgüydü. Tarım kesimindeki yardımcı emek gücü ise özgür ama çok sefil durumdaki ücretli gündelikçiler ya da zincirli kölelerdir. Zincirli köleler efendilerinin,bu özel mahkumiyet koşullarında tutulma şartıyla satarak cezalandırmış olduğu “kötü” kölelerdir. Ülke ölçeğinde bakıldığında köleler, İtalya’da kırsal kesimdeki emek gücünün dörtte birini oluşturuyordu.
Zanaat kollarında, örneğin çömlek atölyelerinde çalışanların tamamı köleler ve azatlılardı.
Çiftçi ya da zanaatkar olmayan köle, çoğunlukla hizmetkardı. Orta sınıftan bir Romalı, hiçbir şey yapmadan yaşayacak kadar zengindir, 1-3 köleye sahipti.
Kölelerin hayat şartları ve efendileriyle olan ilişkileri büyük ölçüde değişiklik gösteriyordu.
Kölelik, büyük bir kişinin hizmetine girmek ve bir konuma erişmenin sıklıkla başvurulan bir yoluydu. Bazı hırslı kişiler, birkaç soylunun vekili ya da imparatorluk hazinecisi olabilmek için aynı yola başvuruyordu. Pallas, Arkadyalı soylu ve zengin bir aileden geldiği halde, imparatorluk ailesinden bir hanımın yönetim vekilliğini yapmak için kendini köle olarak satar ve sonunda İmparator Claudius’un Maliye Bakanı ve imparatorluğu yöneten gizli el olur. Bir Romalı hekimin ardılı, tıp okulları olmadığı için, eğittiği ve sonra da azat ettiği bir köle oluyordu. Bu imparatorlukta, memur diye adlandırabileceğimiz kişiler, imparatorun köleleri ya da azatlılarıydı.
Köle, ne olursa olsun ve ne yaparsa yapsın, doğası gereği ve hukuki açıdan da aşağı konumdadır. Efendisi, ona ticaret yaptırmaya karar verirse peculium denen bir sermaye veya fon verir. Peculium’un hukuki mülkiyeti her zaman efendide (pater familias) olduğundan, dilediği zaman geri alma veya miktarı değiştirme hakkına sahipti.
Köle, her an satılabilen bir insandır. Efendi, onu dilediğince cezalandırma hakkına sahipti.
Köle, efendisinin suçlarını itiraf etsin diye kamu mahkemeleri önünde sorguya çekilebilirdi. Oysa özgür kişiler işkence tehdidi altında tutulamazdı.
Roma hukukunda, özgürlük ile kölelik arasında hiçbir şüphe mümkün olamayacağından, şüphe halinde, bir yargıcın özgürlük karinesinden yana karar vermek zorunda olduğunu bildiren özgürlük lehine bir kural vardı. Örneğin bir bir vasiyetnamenin yorumu şüpheye yol açıyorsa en lehteki yorum benimsenirdi. Bir başka kural, bir köleyi bir kere azat ettikten sonra, artık bu karardan geri dönmenin mümkün olmadığı yolundaydı. Çünkü özgürlük, Senato’nun MS 56 yılında yeniden olumlayacağı üzere, her sınıftan özgür insanın ortak malıydı. Tek bir kölenin bile azadını tekrar sorgulamaya kalkışmak bütün özgür İnsanların özgürlüğünü tehdit etmek olurdu. Özgürlüğe öncelik tanımak gerekirdi ama yalnızca şüpheye düşüldüğünde.
Yararlanılan Kaynak
Özel Hayatın Tarihi Cilt I, Köleler, Paul Veyne, Alfa Basım Yayım Dağıtım San, 2021. Sayfa 68-87.


Leave A Reply